Tarih Soğuk savaş ; ABD ve Sovyet ilişkileri
- Katılım
- 6 Şub 2022
- Mesajlar
- 4,053
- Tepkime puanı
- 432
- Cinsiyet
- Erkek
- Takım
- Portsmouth FC
|
[/td]ABD-Sovyet İlişkilerinin Çöküşü (1945)
2. Dünya Savaşı'nın son aylarında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği kağıt üzerinde müttefikti. Nazi Almanyası'na karşı yürütülen savaş iki ülkeyi aynı cephede bir araya getirmişti. Ancak bu ittifak, çoğu tarihçinin bugün kabul ettiği gibi, aslında son derece kırılgan bir zorunlu ortaklıktı. Savaş sona ermeden önce bile iki güç arasındaki güven hızla erimeye başlamıştı.Birçok tarihçi Soğuk Savaş'ın başlangıcını 1947'deki Truman Doktrini veya 1948 Berlin Krizi gibi olaylara bağlar. Ancak daha derinlemesine bakarsak, gerilim çok daha erken bir tarihte başlamış gibi görünüyor. Amerikan hükümeti içindeki bazı çevrelere göre Soğuk Savaş fiilen Şubat 1945'teki Yalta Konferansı'ndan hemen sonra başlamıştı. Sovyet perspektifinden bakıldığında ise kırılma noktası çoğu zaman Nisan 1945'te Harry Truman'ın Sovyet dışişleri bakanı Molotov'a karşı sert bir tavır aldığı görüşme olarak görülür.
Bu iki tarih arasındaki birkaç ay, aslında savaş sonrası dünya düzeninin nasıl şekilleneceğini belirleyen kritik bir geçiş dönemidir.
Yalta Konferansı (4-11 Şubat 1945)
Şubat 1945'te Karadeniz kıyısındaki Yalta'da ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve Sovyet lideri Josef Stalin bir araya geldi. Amaç, savaş sonrası Avrupa'nın siyasi düzenini belirlemekti.
Yalta Konferansı sırasında Franklin D. Roosevelt ve onun en yakın danışmanlarından biri olan Harry Hopkins, Sovyet lideri Joseph Stalin ile savaş sonrasında kurulacak düzen konusunda iş birliği yapılabileceğine gerçekten inanıyordu. Onlara göre Sovyetler Birliği sert ve ideolojik bir devlet olsa da, güvenlik kaygıları giderildiği takdirde Doğu Avrupa'da tamamen saldırgan bir politika izlemek zorunda değildi.
Roosevelt'in düşünce tarzı büyük ölçüde pragmatikti. 2. Dünya Savaşı'nın sonuna yaklaşılırken Sovyetler Birliği Avrupa'nın doğusunda muazzam bir askeri güce sahipti. Kızıl Ordu Berlin'e doğru ilerlerken Polonya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan'ın büyük kısmı zaten Sovyet askerlerinin kontrolü altına girmişti. Roosevelt bu gerçeğin farkındaydı. Bu nedenle Stalin'i tamamen karşısına almak yerine onu yeni kurulacak uluslararası düzenin içine çekmenin daha akıllıca olacağını düşünüyordu.
Roosevelt ve Hopkins'in mantığı kabaca şöyleydi: Sovyetler Birliği savaşta korkunç kayıplar vermişti ve Stalin'in temel amacı batıdan gelebilecek yeni bir saldırıyı önlemekti. Eğer Sovyetler Birliği'ne güvenlik garantileri verilirse ve savaş sonrası düzenin içinde saygın bir yer tanınırsa, Stalin'in Doğu Avrupa'yı tamamen kontrol altına almak yerine daha uzlaşmacı bir politika izleyebileceği umuluyordu. Roosevelt özellikle yeni kurulacak uluslararası örgüt olan Birleşmiş Milletler aracılığıyla büyük güçlerin birlikte çalışabileceğine inanıyordu. Ona göre Stalin bu sistemin bir parçası haline getirilirse Sovyetler uluslararası kurallara uymak zorunda kalacaktı.
Harry Hopkins de benzer bir düşünceye sahipti. Hopkins savaş yıllarında birkaç kez Moskova'ya giderek Stalin ile doğrudan görüşmüş, Sovyet lideriyle kişisel bir iletişim kurduğunu düşünmüştü. Stalin'in sert bir lider olduğunu kabul ediyordu; fakat onun tamamen irrasyonel ya da saldırgan bir figür olmadığına inanıyordu. Hopkins'e göre Stalin aslında güvenlik konusunda son derece paranoyak ama aynı zamanda hesapçı bir liderdi. Dolayısıyla eğer Sovyetler Birliği'nin güvenliği garanti altına alınırsa Doğu Avrupa'da sınırlı tavizler vermesi mümkün olabilirdi.
Bu iyimserliğin en somut örneği Polonya meselesiydi. Yalta'da alınan kararlara göre Polonya'da Sovyet yanlısı Lublin hükümeti genişletilecek, sürgündeki Polonyalı siyasetçiler de yönetime dahil edilecek ve ardından serbest seçimler yapılacaktı. Roosevelt ve Hopkins bu formülün en azından teorik olarak Polonya'da daha dengeli bir siyasi yapı oluşturabileceğini düşündüler.
Ancak burada kritik bir gerçek vardı: Sovyet ordusu zaten sahadaydı. Stalin'in kontrol ettiği bölgelerde seçimlerin gerçekten özgür olup olmayacağı tamamen Sovyetlerin iyi niyetine bağlıydı. Roosevelt yine de Stalin'in verdiği sözlere belirli ölçüde güvenmeyi tercih etti. Çünkü onun gözünde asıl öncelik savaşın hızlı bir şekilde bitirilmesi, Sovyetlerin Japonya'ya karşı savaşa girmesi ve savaş sonrası dünya düzeninin büyük güçler arasında yeni bir çatışmaya dönüşmemesiydi.
Bu nedenle Yalta sırasında Roosevelt ve Hopkins'in yaklaşımı stratejik iyimserlik olarak tanımlanabilir. Sovyetlerin Doğu Avrupa'daki niyetleri konusunda bazı şüpheler vardı, ancak bu şüpheler bilinçli olarak geri plana itilmişti. Roosevelt Stalin ile kişisel diplomasi yoluyla bir tür "büyük güç iş birliği" kurulabileceğini umuyordu.
Fakat savaş bittikten sonra gelişen olaylar bu beklentinin büyük ölçüde yanlış olduğunu gösterdi. Sovyetler Birliği kısa süre içinde Doğu Avrupa'daki ülkelerde komünist hükümetler kurmaya başladı ve bu durum Batı'da Sovyet yayılmacılığı olarak algılandı. Böylece Yalta'da kurulan kırılgan iş birliği birkaç yıl içinde tamamen çökecek ve yerini Soğuk Savaş olarak bilinen uzun süreli küresel rekabete bırakacaktı.
En hassas mesele ise Polonya idi. Çünkü İngiltere, Almanya'ya savaş ilan ederken bunu büyük ölçüde Polonya'nın bağımsızlığını koruma gerekçesiyle yapmıştı. Dolayısıyla Polonya'nın Sovyet etkisi altına girmesi Londra için siyasi açıdan son derece hassas bir konuydu.
Ancak Roosevelt’in ölümünden sonra Amerikan dış politikasını şekillendirecek bazı önemli isimler bu iyimserliği paylaşmıyordu. Bunlar arasında Sovyetler konusunda uzman diplomat George F. Kennan ve hem Roosevelt'in hem de Truman'ın askeri danışmanı olan William D. Leahy bulunuyordu. Bu isimler Sovyet politikasını çok daha soğukkanlı ve gerçekçi bir gözle değerlendiriyordu.
Leahy, Yalta anlaşmasını henüz imzalanmadan önce okumuş ve Roosevelt'e şu uyarıyı yapmıştı:
Roosevelt ise bunun farkında olduğunu söylemişti.Alıntı:"Bu anlaşma o kadar esnek ki Ruslar isterse Yalta'dan Washington'a kadar esnetebilir ve teknik olarak yine de ihlal etmiş sayılmazlar."
Leahy Yalta'dan son derece karamsar bir izlenimle döndü. Kendi ifadesiyle konferansta önerilen barış düzeni ona "ejderha dişleri ekmek" gibi görünmüştü. Antik Yunan mitolojisinde ejderha dişleri ekmek, ileride savaşa yol açacak tohumlar ekmek anlamına gelir.
Amerikan delegasyonunun bazı üyeleri konferansın sonuçlarını coşkuyla karşılarken Leahy bu heyecanı paylaşmadı. Çünkü alınan kararların Sovyetler Birliği'ni Avrupa'nın baskın gücü haline getireceğini fark etmişti. Ona göre bu durum gelecekte uluslararası anlaşmazlıkların neredeyse kaçınılmaz olduğu anlamına geliyordu.
Roosevelt'in Sağlığı ve Yalta'ya Giden Yol
Yalta Konferansı gerçekleştiğinde Başkan Franklin D. Roosevelt aslında fiziksel olarak son derece kötü durumdaydı.
Ölümünden bir yıl önce doktorları Roosevelt'i haftada yalnızca 20 saat çalışmaya zorlamıştı. Bunun nedeni ileri derecede kalp yetmezliği ve hipertansiyon idi.
Başkanın hayatının son yılında altı kez yatak odasında tekerlekli sandalyesinin yanında yerde baygın halde bulunmuştu.
1944 seçimlerinden yalnızca 11 gün sonra tansiyonu 210/112 olarak ölçülmüştü. Bir süre sonra Georgia'daki Warm Springs kaplıcalarında doktorunun izin verdiği on dakika yerine yirmi dakika yüzdüğünde tansiyonu 260/150 seviyesine fırlamıştı.
İşte Roosevelt, Stalin ile dünyanın geleceğini konuşmak üzere Yalta'ya giderken tam olarak böyle bir sağlık durumundaydı.
Hatta konferans sırasında Roosevelt'in bir nöbet geçirdiği ve bu olayın Churchill ile Stalin'in bulunduğu odada gerçekleştiği anlatılır.
Yalta'dan sonra Roosevelt bile özel konuşmalarında Sovyetler konusunda giderek daha şüpheci hale gelmişti.
Mart 1945 başlarında Cumhuriyetçi senatör Arthur Vandenberg ile yaptığı özel bir konuşmada şöyle dedi:
Sovyetler Birliği'ndeki eski ABD büyükelçisi Averell Harriman daha sonra şu olayı aktaracaktı:Alıntı:"Arthur, aramızda kalsın… Rusları giderek daha iyi tanımaya başlıyorum."
23 Mart 1945'te Roosevelt, savaş döneminde önemli görevler üstlenmiş iş kadını ve kamu görevlisi Anna Rosenberg ile konuşurken şöyle demişti:
Roosevelt eski dostu gazeteci Anne O’Hare McCormick ile konuşurken de benzer bir hayal kırıklığını dile getirmişti. Ona göre Stalin ya sözünde durmayan bir liderdi ya da artık Sovyet hükümeti üzerinde gerçek kontrolü kalmamıştı.Alıntı:"Averell haklı. Stalin ile iş yapamayız. Yalta'da verdiği sözlerin hepsini bozdu."
Roosevelt'in yakın çalışma arkadaşlarından biri olan James F. Byrnes, daha sonra yazdığı Speaking Frankly adlı kitapta Roosevelt'in savaşın son haftalarında Sovyet politikasından ciddi biçimde endişe duyduğunu anlatır.
27 Mart 1945'te Roosevelt, Churchill'e gönderdiği bir mesajda Sovyet tutumunu "kaygı ve endişe ile izlediğini" yazmıştı. Yalta'da verilen sözlerin ihlal edilmesinden ve Bolşevik terörünün devam etmesinden açıkça rahatsızdı. Özellikle yaklaşan San Francisco Konferansı ve kurulması planlanan Birleşmiş Milletler için bunun büyük bir tehlike oluşturduğunu düşünüyordu.
Roosevelt, ölümünden yalnızca on bir gün önce, 1 Nisan 1945'te Stalin'e gönderdiği mesajda Sovyet hükümetinin Yalta kararlarını uygulama konusundaki "görünürde kayıtsız tutumundan" duyduğu endişeyi dile getirdi.
