Üst Alt
  • Cevap yazabilmek için lütfen kayıt olun ya da giriş yapın. Foruma giriş yaparak veya kayıt olarak tüm özelliklere erişebilirsiniz.

Mitoloji İbni Arabî Ve Derrida/ Tasavvuf Ve Yapısöküm (Ian Almond)

🕒 Konu sahibi 4 saat önce aktifti
Mitoloji İbni Arabî Ve Derrida/ Tasavvuf Ve Yapısöküm (Ian Almond)

Şenay Dandar

Education Member
Eğitim Editörü
Katılım
12 Kas 2023
Mesajlar
241
Tepkime puanı
33
İnsanlık denilen tümel öznenin söylemde kendi kendisini tasarlamaya ve insan olmaya çalıştığını düşünüyorum. Sorun şu ki, kendisine insan adlandırmasını uygun gören ve insan olmaya çalışan bu türsel-tümel özne bu tasarımında niye "başarılı" olamıyor? Tarihsel süreci içinde başardığı, başarılı olduğu alanlar yok değil var, bilimde, teknolojide "büyük-işler" yapıyor, nisbi de olsa veya sanatta edebiyatta çok "güzel" işler yapıyor (suç ve cezadan vivaldinin 4 mevsimine kadar) ama her ne hikmetse "insanileşmede, yani etik/ahlaki" düzlemde başarılı olamıyor.

İnsanlık tarihine baktığımızda, kadim uzak doğu ahlaki öğretilerinin, tekil/bireysel düzlemde de olsa, ehlaki düzlemde gıpta edilecek düzeyde nitelikli/erdemli insan olma veyaşama biçimlerini ortaya koyabildiğini ve daha da önemlisi mümkün/realize/gerçekleştirebildiğini görüyoruz vgeya aynı şekilde ibrahimi dinlerin "sufice okuma/yorumsama biçimlerinin "nitelikli/erdemli insanları hayatın içinde gerşekleştirebildiğini= sadece olması gereken idealize durumlar olmaktan çıkarıp mevcud hale getirebildiklerini görüyoruz..

Bu durumda sorun şu oluyor; lokal olarak budist tapınaklarda veya sufi tarikatlarda mümkün kılınabilen bu "niteliklilik/erdemlilik" halleri toplumsal bağlamlarıyla mümkün kılınamıyor ve/ya insanliğın diğer alanlarındaki "evrimsel-ilerleme" bu alana hiç-uğrayamıyor? Niye insanlık tarihinin her zamanında ve coğrafyasında bu türden erdemlilik/nitelik taşıyan "bilge/hikmet" sahibi olma halleri hep ama hep "azınlıkta" kalıyor? İşte bu soruların izleğinde kadim uzak doğu ahlaki öğretilerine ve orta-doğu sufi geleneklere doğru bir okuma yolculuğuna çıkmaya karar verdim ve en kolay-basit okuma yerine en-zor olanından başladım. Niyesini ben de bilmiyorum ama sanırım "adlandırmanın" gücü amacına ulaştı ve ben de bu yüzden bu çağrıya icabet ettim, "tasavvuf ve yapı-söküm"..
 
Türkçe Baskıya Önsöz

Bu kitabı, 1999-2000 yılları arasında altı aydan uzun süren bir zamanda, Kayseri, Talas’ta yazdım. O zamanlar yaşadığım büyük ahşap evin verandasında, sabahları bu kitabı yazdığımı hatırlıyorum. Bu kitabı yazarken verandanın baktığı bahçe yeşil yapraklarla örtülü parlak bir alandan, Anadolu karıyla donmuş bir mekâna dönmüştü. On iki yıl öncesi olmasına rağmen bu kitabı Türkiye’de yazmanın benim için pek çok anlama geldiğini hatırlıyorum. İbni Arabî’nin ziyaret ettiği yerleri –Sivas, Malatya, Kayseri– bilhassa 1220’den önce inşa edilmiş, İbni Arabî’nin oralardan geçerken kullanmış olabileceği bir şeyleri aramak için sırt çantalı bir seyyah gibi dolaştım.

Okuyucu beni, durumu romantikleştikleştiren yabancı bir oryantalist olarak düşünmek isterse bunu yapmaya tam yetkisi vardır. İnsanların ne düşündüğü üzerine odaklanmıyorum. Şeyh’ül Ekber’e bir arkadaşım –ilahiyat profesörü ve Sufi şair Turan Koç– vasıtasıyla ilgi duydum. Arkadaşım, İbni Arabî’nin yazılarının İngilizce fotokopisini bana ödünç vermişti. Bu metinlerde, (acemice alıntılayacağım) şöyle devam eden bir düşünceyle karşılaştım: “Cennetin mutluluğu daima tehdit altındadır, işte cennet böyle bir yerdir”. Bu gözlemin –bütün hakiki mutlulukların, pek yakındaki sonun hep var olan ihtimalin içine inşa edilmesi gerektiği– arkasındaki keskin içgörü yüzyılların ötesinden önüme çıkmış gibi göründü. İbni Arabî’nin eserlerini okudukça, bu tuhaf fenomeni tesis ettiğini o kadar iyi anladım: kendisini eşzamanlı olarak hem baskın çıkaran hem de hükümsüz kılan bir sistem.

Doktora tezimi, İbni Arabî’nin vefatından yirmi yıl sonra bir Alman kasabasında doğan Hıristiyan mistik, Meister Eckhart üzerine yazmıştım. Ünlü yakarışı “Tanrı’ya beni Tanrı’dan kurtarması için yalvarıyorum”, Eckhart’ı İbn Arabî ve Hallâc-ı Mansûr’un mustarip olduğu benzer yanlış anlaşılmalara ve problemlere götürmüştü. Luther ve Heidegger için bir ilhamdı Eckhart. Karşı koyduğu geleneksel teolojik sistemleri semantik olarak eleştiren ve sorgulayan eleştirel maneviyat düşüncesi, İbni Arabî’nin metinlerini aslından okuyabilmek için ağır çaba gerektiren Arapça öğrenme vazifesine başlamama eşlik etti.

Bu kitabı Türkiye’de yazmanın benim için birçok anlama geldiğini söylemiştim. Bugün, on iki yıl sonra, bu kitabın Türkçe’ye tercüme edildiğini görmek benim için daha da manidar oldu. Kitap hali hazırda başka dillerde –Arapça, Farsça, Endonezce– ortaya çıkmıştı fakat benim için özellikle önemli olan şey, iddia edilen seküler/dini ayrımı arasında köprü kurma girişiminde bulunan bu gibi kitapların (bu türde birçok kitap vardır) kamusal söylemde bir çeşit yer edinmesidir.

Burada dikkatli olmalıyım; ömrünün sadece dört yılını İstanbul’da geçirmiş bir yabancı olarak Tasavvuf ve felsefe üzerine bir kitaba, acemice politik bir gaf yaparak giriş yapmak istemiyorum. Söyleyeceğim tek şey; İstanbul’da yaşarken bu şehrin ne kadar şizofrenik olduğu sık sık beni çarpmıştı. Her şeyin Müslüman ve seküler versiyonları vardı: kütüphaneler, şiir dergileri, gazeteler, üniversiteler, kitapçılar. Sanki iki şehir aynı mekânı işgal ediyordu; sanki iki kentsel nüfus bir kara parçasının aynı köşesini paylaşıyordu ve bununla beraber aralarında hemen hemen hiçbir etkileşim yoktu. Bir kitapçıya girerek ve kitapçıdan çıkarak veya bir dolmuşa binerek ve dolmuştan inerek bu dünyaların birinden diğerine basitçe geçebilirdiniz ve hal böyleyken en çarpıcı şey bu iki dünyanın neredeyse hiç buluşmuyor gibi gözükmeleriydi.

Belki de halihazırdaki basit bir izlenimi abartıyorum. Türkiye çok hızlı değişiyor, on yıl önceki hatıralarıma bile güçlükle inanabiliyorum. Fakat bu kısa önsözü, insanların bu kitabı inceleyerek Derrida ve İbni Arabî’nin her ikisini okumalarına ve onlarla devam etmelerine cesaret bulmaları ümidiyle yazıyorum. Her iki düşünürün farklı şekillerde bize öğreteceği şeyler var. Her iki düşünürün, kendi farklı bağlamlarından sundukları aynı ölçüde uygun uyarılarının olduğu bile söylenebilir. Müsaade ederseniz, kendi kitabımdan bir pasajla sonlandırmak istiyorum: Derrida ile İbni Arabî düzenleri bozmaktadır. Bize, olmuş farz ettiğimiz şeyleri iki defa düşündürmektedir; hiçbir zaman sorgulamadığımız “hakikatler” hakkında konuştuğumuzda pek sık kendimizi kandırdığımız aşırı özgüvenimizden bizi uyandırmaktadırlar… “Tanrı” dediğimiz şeyin her zaman Tanrı olamayabileceğini ve “Hakikat” dediğimiz şeyin her zaman doğru olamayabileceğini kendi orijinal yollarıyla bize fark ettirmektedirler.


1-Metinleri okurken iki şeyin çok da dikkatimi çektiğini fark ediyorum giderek, yazının/yazarın yazarken "haddini/hukukunu" bilmesi ve dilini tutarak, kendisi üzerine de düşündüğünün ip-uşlarını vererek yazmaya devam etmesi. Düşünme ve yazmadaki bu tevazu hali aslında metnin, yazının ve yazarın hakikati elinde bulundurduğunun beraberinde getireceği olası "kibir/ukalalık" halinde kaşınma/arınma çabası da aslında ve işin ilginci bu tutum tam da sufice okuma/anlam dünyasıyla örtüşen bir durum arz ediyor. Bir "mollanın" kibri ile bir "sufinin" tevazusu yan yana resmedilebilmiş oluyor..

2- İstanbulun kültürel dokusu üzerinden türkiye/türk kültürüne dair yaptığı "şizoid yapı" gözlemi oldukça da yerli yerinde.. Türkiye cumhuriyeti devleti, kuruluş kodlarından itibaren kendisinden önce osmanlıda başlayan modernleşme çabalarının beraberinde getirdiği şizoid yapıları çoğaltmaktan ve yoğaltmaktan başka pek de fazlaca bir iş yapmadı aslında. Başka türlü davranabilir miydi sorusu olanın eleştirisi bağlamında pek de birşey ifade etmiyor. Aslında anadoluya özgü olan kültürel şizo haller türklerin islamı kabulüne kadar götürülebilir. Bir yanda konarın-şaman kültürü diğer yanda islamı kabülle birlikte bedevi arapların çöl kültürü anadolu dokusunda bir arada tutulmaya çalışıldı ve hala da devgam ediyor, bu şizoid hal başarılı bir sentezini oluşturamamışken osmanlının batılılaşma çabalarıyla birlikte kültürel durum türkiye özelinde eşi benzeri olmayan garip durumlar ortaya çıkardı ve evet istanbul aslında türkiye kültürünün aynası durumunda, geçmiş-şimdi ve tüm kültürel ayrımlar bir arada. Geçenlerde kadıköyü dolaştım, sultanbeyli, erzurum, yozgat ve kadıköy.. Kaldırımlar boyunca konuşlanmış puplar, dövmeli kollarındaki elleriyle su gibi bira içen insanlar, sanki seküler hayatın kurtarılmış bölgesi/başkenti gibiydi kadıköy, bunca beyazlığın içinde kendimi kapkarasından bir "gundi" gibi yaşadım.. !
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı kanunun 8. maddesi ve T.C.K'nın 125. maddesine göre; ircforumlari.gen.tr olan forum sitemize eklenen içeriklerden, içeriği ekleyen kullanıcı sorumludur. Kullanıcı bazlı herhangi bir telif hakkından ircforumlari.gen.tr sitesi ve site yetkilileri sorumlu değildir. Telif hakkı kapsamında bulunan içerikler ile ilgili hukuksal bildirimleriniz için buradan iletişime geçebilirsiniz. ircforumlari.gen.tr yönetimi size en geç 48 saat içerisinde dönüş yapacaktır.
Geri